17 Ocak 2016 Pazar

mezar


Sarı saçları günün doğan ilk güneşi gibi pırıltılıydı. Gözlerinde rüzgarla cenk ederek yorulan bir okyanusun dinginliği vardı. Sureti tımarhane duvarlara gibi çığlık doluyken elleri cezaevi duvarları kadar çatlaktı. Bedeni bir çınar ağacı kadar yorgun yaşı ise bir gün kadardı.
-anne acıktık biz
Mesai zili çalmıştı. Eski model Arçelik marka buzdolabını açtığında yanmayan buzdolabı ışığı yüzünden karanlık olması nedeniyle ilk bakışta zeytin kabını görememişti. Sonrasında gözü alışınca yemek tepsisine zeytini peyniri ve bitmek üzere olan yağ kasesini koydu. Çayı son nefesini verdi verecek olan küçük tüpe yerleştirirken içeriden seslere kulak kabarttı
-biyaz daha çeviy az daha çeviy tamam tamam oldu. Hee yooo Doniteylo
Uzun bir sırığa bağlanmış olan anteni çeviriyordu en büyük oğlu küçük oğlu da Ninja Kaplumbağalar'ı izleyebiliyordu hafif karıncalı 37 ekran tüplü Telefunken marka televizyonlarında. Bir buçuk kaşık çayla demlenmek üzere fokurdayan çaydanlıktan buharlar çıkıyordu. Dünden kalan ekmekleri ince ince dilimlerle kesip tepsiye koydu ardından da iki bardak çatal kaşık. Büyük oğlu mutfağa geldi sofra bezini alıp içeriye geçip yere serdi. Küçük kardeşi gözlerini çizgi filmden ayırmayarak dizlerinin üstüne çöktü ve bezi örttü ayaklarına. Sağ elinde sol bacağı olmayan bir Donatello oyuncağı vardı onu da yanına koydu. Annesi tepsiyi koydu yere ama küçük oğlu hiç fark etmedi odaklandığı televizyona sebep. Ayaktayken baktı küçük oğluna karıncalı televizyonda oynayan çizgi filmi izlerken ne kadar da mutluydu. Hep öyle mutlu olmasını diledi mutfağa yönelirken. Çaya baktı demlenmişti. Tüpün altını kapatıp içeriye geçti büyük oğlu da kardeşinin yanına aynı şekilde oturmuştu. Çayları koyarken küçük oğlu gözlerini ayırmadan
-bana şoğuk şu koyma anne şıcak içicem ben de ağbim gibi
Gobi çölü kadar kuru olan dudaklarına tebbessüm baha etkisi yaratmıştı kadına. Küçük oğlunun dediği gibi yaptı soğuk su koymadan yaptı çayı ve önüne koydu. Büyük oğlu bir dilim ekmeği kardeşinin önüne koydu annesine kafasını çevirip
-sen yemeyecek misin anne?
-sizin yiyin ben sonra yiyeceğim oğlum
Deyip büyük oğlunun kestane renkli saçlarını okşadı. Annelik böyle bir şeydi işte evlatlarını doyursun da kendisi ekmek kırıntılarıyla bile doyardı.
-oğlum hadi ama ye ekmeğini kahvaltını yap
Küçük oğlu önünde ki bayat ekmekten biraz kopartıp çaya bandırdı. Soğuk diye direkt ağzına atacakken bir anda dudağına deyince sıcak olduğunu hatırladı ve üç dört kere ekmeği üfleyerek lokmayı ağzına attı. Şıredır'ın tüm kötülüklerine rağmen yılmadan kazanan Donatello ve arkadaşlarının keyifli pizza yemesiyle birlikte ufak oğlu da onlara katılarak keyifle sıcak çayını üç dilim ekmekle bitirdi. Sofradan kalktıktan sonra elinde bulunan kimisi bozuk kimisi kırık oyuncaklarının başına geçti. Büyük çocuk ise birinci sınıfa gidemediğinden dolayı annesinden öğrendiği kadarıyla geçmiş günlerden kalan gazeteleri okumaya çalışıyordu. Kadın mutfakta çaydanlıkta kalan sıcak suyla olan bulaşıkları yıkıyordu. Bir yandan da akşama yapabileceği yemekleri düşünüyordu. Fazla düşünmesine gerek kalmadı iki avuç nohut vardı bir kase de komşusundan pirinç alsa yarım pakette arpa şehriyesinden çorba kaynatsa bu akşamı kurtarırlardı nasılsa yarın eşi maaşını alacak eve birkaç erzak girecekti. Kapı eşiğinden çocuklarına baktı küçük oğlu kanepenin üstünde oyuncaklarıyla oynarken büyük oğlu yere serdiği ve tuttuğu takım olan Fenerbahçe'nin haberlerini okumaya çalışıyordu. Erkenden mutfağa yöneldi planladığı yemekleri yapmak için. Ilk önce çorbayı yapmaya başladı. Salçasını suyunu arpa şehriyesini de hallettikten sonra pişmeye bıraktı ağır ağır yanan ufak tüpünün üstüne. Çok derin olmayan bir kase aldı tutamacı kırık olan mutfak dolabından. Başörtüsünü düzeltti büyük oğluna komşuya gidip hemen geleceğini söyledi ve tam kapıyı açtı ki telaşla nefes nefese kalmış komşusuyla burun buruna geldi. Bir yandan şaşkın bir yandan korkulu şekilde
-hayırdır Nezahat ne oldu bu ne hal?
Kadının soluk alış verişi daha da çok hızlandı. Bir an kalp krizi geçirecek diye düşündü. Kapının eşinde nefesi git gide hızlanan kadın sol gözünden bir damla yaş düşmesiyle konuşmaya başladı.
-ma... made...
-ne olmuş madene?
-maa... maden çökmüş gülnihal
komşusunun bu cümlesinden sonra kadının dünyası da grizu patlamasıyla çökmüştü. Elinde ki kase eşiğe çarparak paramparça oldu ve büyük oğlu sese doğru gelmişti. Kadın çığlık atmamak için elini ağzına kapatmış gözleri magma kırmızısı halini almıştı ve yaşlar yanaklarından lav niyetinde akıyordu. Büyük oğlu annesine bakıyordu. Ne olduğunu kestiremese de annesine
-ne oldu anne?
Diye sordu. Bazı soruların cevabı çok zor verilirdi. Bu da o sorulardan biriydi. Komşusu kapıdan içeriye girdi. Kadına sen git anlamında kafasını hareket ettirdi ve kadın siyah terliklerini giyip koşarak maden ocağının bulunduğu yere gitti arkasında komşusuna bıraktığı çocuklarıyla ve cevabını veremediği soruyla.
Maden ocağının bulunduğu yer mahşer alanı gibiydi. Feryatlar figanlar göz yaşları Kelime-i Tevhitler... Soma hiç bu denli ağlamamıştı. Toz bulutunun bile yeni yeni havalandığı yer de kendilerini kurtaran yüzleri siyahlı tüm işçileri gezdi kadın. Lakin kocası yoktu. En sonunda dayanamadı sordu kendini kurtaran işçilerden birine
-ahmet
dedi boğazından koca bir kayayı yutkunduktan sonra devam etti
-ahmet o nerede? İçeride mi?
Adam siyahlaşmış yüzünü yere doğru eğdi. Belki de en az yara alan işçilerden biriydi ama Ahmet'in de en yakın arkadaşlarından biriydi. Kadın onu tanıyamamıştı bekli ama adam kadını tanıyordu. Kadının yüzüne bakamadı kömür karasıyla siyahlanmış yüzüyle. Arkasını döndü ve
-Ahmet içeride
diyerek hızlı adımlarla uzaklaştı. Biraz daha gittikten sonra yere düştü ve bayıldı adam. Hemen sağlık görevlileri başına geldi sedyeye koyup ambulansa götürdüler.
Kadın bekliyordu. Saat 23.00 civarında, ölü sayısının 17, yaralı sayısının ise 11 olmuştu. Kadın hepsine tek tek baktı ama kocası yine yoktu. Televizyonlar bakanlar neredeyse tüm Türkiye oradaydı ama kadının ve diğer kadınların kocaları yoktu meydanda.
Kadın ağlamaktan bitap düşmüş gözleriyle bekliyordu. Sabaha karşı 03.20'da ölü sayısı 166, yaralı sayısı ise 80 olmuştu. Dermanı kalmayan ayaklarına inat hepsine tek tek baktı kadın.
Aklının bir yarısı evde diğer yarısı 800 metre aşağıda olan kocasındaydı ama yine de bekliyordu. Bir gün geçti. saat 10.30 civarında, ölü sayısının 205'e yükseldi. Kadının bir elinde ufak oğlu diğer elinde büyük oğluyla tek tek baktı hepsine.
Oğullarıyla bekliyordu kadın. Bir gün daha geçmişti akşam saatlerine doğru ölü sayısı 283'e yükselmişti. Çocuklarını bir ağacın orada ellerinde çorba taslarıyla bırakıp tek tek baktı kadın ama yoktu.
Ve iki gün daha bekledi kadın sadece bardak bardak suyla. Ölü sayısı 301'e çıkmıştı ve kadın en sonunda kömür karalı yüzüne nur inmiş kocasının cansız bedenine sarılmıştı. Ölmüştü kocası ama yine de onu çok özlemişti. Sarıldı sıkı sıkı. Kocasının kömür karası yüzünü göz yaşlarıyla yıkadı kadın. Ayırmaya çalıştılar onu kocasından bağırdı çağırdı ayrılmadı. Bırakmak istemiyordu onu. Ve birden her yer karardı. Uyandığından kolunda serumla hastanedeydi. Kocasının ismini bağırdı yattığı yataktan ama beyaz önlüklü bir doktor gelmişti aslında kömür karası yüzüyle kocasını beklemişti. Ne kadar beklese de bir daha asla gelmedi kocası.
Yıllar geçti. Kadının kocası gelmiyordu belki ama kadın neredeyse her gün kocasına gidiyordu. Onu yalnız bırakmıyordu. Olaylardan sonra birkaç ay devlet büyükleri yardım etmişti. Erzak yakacak giyecek tarzında. Ama zamanla onu da bıraktılar. Sadece gösteriydi ve bitti perde kapandı. Darısı diğer gösterilerin başına. Soma davası devam ediyordu. Ama devlet katilleri dışarıya bırakmıştı. Daha çok canlar alması için. Uzadıkça uzuyordu dava. Kocasını hergün yüzlerce metre aşağıya indiğini biliyordu. Şimdi de her gün işteymiş gibi geliyordu kadına. Çünkü ha mezarlık ha maden ikisi de toprağın altındaydı. Tek farkı vardı kocası değil de kadın gidiyordu kocasının yanına hepsi bu.
Büyük oğlu okula başlamıştı. Devlet yardım etmşti bu konuda. Küçük oğluna ise yeni yeni oyuncaklar almıştı devlet. Hatta Ninja Kaplumbağalar bile vardı. Yeni Donatello yanında Rafael, Mikalenjelo ve Leonardo' da vardı. Gözü gibi bakıyordu küçük çocuk onlara. Yalnız eski sol bacağı kopuk Donatello'yu atmamıştı saklıyordu. Okumaya başlamıştı yekten ağbisi öğretmişti. Yaşı da ufak olmasına rağmen çabuk kavramıştı. Aynı ağbisi gibi eski gazeteleri yere serip okumaya çalışırdı. Ninja Kaplumbağalar bittikten sonra hemen gazete okurdu. Ağbisi okuldaydı. Annesi de mutfaktaydı. Gazeteyi serdi. Yüksek sesle geceleyerek okumaya başladı.
- O ka-dar ço-ook kaz-dı-lar ki cee-nn-ne-tee düş-tü-ler.
#somayıunutmadık

11 Kasım 2015 Çarşamba

EFKAR-I SİGARA

yeni bir sayfa daha açtık bak karalamak için sözlerimi
hayatta böyle olsa keşke sade sözlerim gibi
yükümü sırtlayıp ta geldim hayaller zaten farazi
bir cümle olsaydım keşke dertlerim olsaydı mecazi
gökyüzü mavisi gibi derin olmak isterdim ben de
aşk olup ta gönüllere bayram ettirmek isterdim ben de 
mana olup kalplere dolmak isterdim ben de 
adım gibi melek değilim kusura bakma anne
düşmeyi unutamam ki dostlarım oldukça
kalbim yamalı
tövbelerim kazalı
mutluluğum kirpiklerimde idamlı
doğrularım yanlışlarımda esir kaldı
zamanı var 
gelecek muradın dervişin zamanı
hayatta anlaşıldığın kadar bilinirsin
ve 
artılarla yükselir eksilerle düşersin
suretin kadar gerçek değilsin
fakirin sofrasında ki ekmeğin değerini bilir misin?
nereden bilirsin sen hayatın sillesini yememişsin
dünya yine bize kabadayı
bu rüya biter ama kalır kalıntıları
dünya bırak yakamı ne olur 
yaktım efkar-ı sigaramı

MUM DİBİ

Afitap varsa hayallerime 
gözlerimde damla yaş kalmayıncaya kadar ağlasam
yüreğimde parçalanmış kalbimin kırıklarını toplasam
ellerimde yok maşam
kesilmiş parmaklarımla bir kenarda kendimi avutsam
hayat bana neden gülmezsin? 
niye bu hainlik?
çölün olsam ne fayda esmez serabın 
aklımda bilinmemezlik
dostlarımda şerefsizlik 
yapamam ki görememezlik
suratlarına tükürsem derler ki: 
bu ne güzel serinlik
boyum semadan kısa ama dualarımla arşa değer başım
yaşım yirmi iki 
akılsız başımın cezasını kalbim çekti
ve şöyle söyledi:
insanlar birer resimdi en güzellerine pahabiçildi
en çirkinleri ise silindi gitti
kendini mum farz et mum hep dibine damlar
karanlıklar aydınlanır ışınla 
başka bir mumu yaktığında ölmezsin ya
işte öyle bir şey yaşam bir ateşe bakar yanman
ateşe değdiğinde canın yanar ölüm var insan
güneşim söner
karanlık çöker
kandilime ateş düşer gönlümden
dudaklarımdan çıkan her sözümden
ben mensubum yoksa düşerim gözden 

savaşman lazım

dünya cephanesi olmayan bir savaştır bence
ihanet yalan dolan kahpelik hepsi kısır döngüsünde
barışçıl kelam edenler savaş elçiliğinde
şimdi kafanı kaldır hayata bak şükretmelisin haline
hayallerim beni koruyan tek sığınağım yılmadım hiç bir zaman
korkularımdan kaçmadım dertlerim bana imtihan
riya yağmurlarında ıslanmadım direndim ağlamadan
ellerim semada indirmesin yaradan
düşenin dostu yerdir yerden kalkan ayakta durmayı bilir 
kin içinde yaşayanlar nefretle devrilir 
alın teridir fakirin ekmeği sabrı kuvvetidir 
icaz hüzzam makamında en hüzünlü bestedir 
uzaklaştım beni anlamayan kalplerden 
yakınlaştım her bir adımda uçuruma 
doldurdum dert kumbaramı bekliyorum zamanımı 
kabrime yol yapar kopardığım her bi takvim yaprağı
annemin teni gibi bebeksi değildir hayat öyle vurur ki 
nereden geldiğini bilmezsin önce güldürü sonra ağlatır 
sonra zaman çalar her şeyi hesap vermez 
umudu olan yenilmez kalpsiz olan değer vermeyi bilmez 
susmak bazen en büyük silah olur cahile 
bir de yarası olan yarayı anlar anlamayan da üstüne basar 
bastıkça kanar yara gözü oyar karga 
söylesene hangi yaprak düşmez sonbaharda? 
emri aldıysa melek asla dönmez geri 
ölüm vakti gelip çatar bakarsın geri 
elde olanla yetinmeyi bilmezsen gider eldeki 
ruh emanet payla nefsi 
kaldır perdeyi gör gerçeği 
gündüzlerini sakla çünkü karanlıkta lazım olur 
el pençe divan durursan herkese boynun tavanda olur 
zorda olsa sorular çalışan cevabı elbet bulur 
içimde envanter yaptım eksilmiş huzur
kaldır kafanı hayat o kadar da renkli değil savaşman 
lazım sorular zorda olsa çalışman gerek cevabı vardır elbet hayatın....

kirpiklerim

Kapalı kapılar arkasında saklı herbir hayaller
geçmişimde ki kirli ellerden uzak tutun benden
yarınlarım umut doluyken kurtulmalı zincirlerden
sessizliğime dayanamıyorsan uzak dur benden
ne yaptımsa nafile kalp kırıldı bir kere
kolum kırıldı yenim kaldı en derinde kiminle?
Kurduysan hayallerini onunsun bir kere
anlatma bana masal anlatma hikaye masalımın içinde
endişelerim arttıkça güvenim azalıyor git gide
ey insanoğlu hayat güzel sevince
düşler sahilinde
huzun içinde yatsın onca tebessümlerim

ben hayal kurdukça idam gördü kirpiklerim

Meyhaneci İsmet Abinin Yeri-2


bazı kadehler acıların sesi olur. acısı büyük olan insan art arda dikler içtiklerini. sanki kadehler o acıların ateşlerini söndürecek itfaiyeydi. ama bazı acılar var ki derinlere çeker seni. öyle derinlere çeker ki bir kadehi bir günde bitirirsin. işte öyle bir şeydi Cemal abinin acısı da. İsmet Abinin meyhaneye ilk gelenlerden biriydi. çünkü meyhaneler acı meditasyonları yeridir. her kadeh bir yoga veya dua gibidir buraya gelenler için. Cemal abi 40 yaşında orta boylu seyrek saçlı ince burunlu harika bir ela gözlere sahip biriydi. meyhaneler kasvetli ortamlardır. pek şaşalı olmazlar. ama meyhaneler sıcaktır. çünkü acı ısıtır ortamı. sen masaya tek oturursun ama yanına dertlerin acıların sıkıntıların üzüntülerin oturur fark etmezsin. sek içtiğin rakının acısı boğazlarını asla yakmaz. çünkü zaten acınla yanmışsın daha hiçbir şey yakmaz seni. meyhaneye girdiğinde Cemal abi ilk birkaç dakika kapıda dikildi. İsmet abinin meyhane pek büyük değildir çok kalabalık olmaz aslında sanki böyle boş masa arar gibi sağ sola bakındı. sonra biraz daha dikildi ve kendine yakın olan bir masaya oturdu. bir duble rakı istedi sek olarak. İsmet abi kardeşi Pike Cevdet'i nezarethaneden çıkarmak için karakola gitmişti. yine rahat duramamış birini hırpalamıştı ve karakoldakiler alışık oldukları bu simayı görünce direkt olarak atmışlar nezarethaneye. o yüzden birkaç saatliğine ben bakıyordum meyhaneye ve istediği sek rakıyı ben götürdüm masaya. buğulu ela gözlerini o zaman fark ettim. göz altları mor gözleri kızarıktı. uykusuz ve ağlamıştı büyük ihtimal. rakıyı bıraktıktan sonra izlemeye koyuldum. ilk yudumunu derin aldı. sonra ki yudumları neredeyse 15 dakika da bir alıyordu. ama bedenen bu dünyadaydı lakin ruhen bu dünyada olduğuna kanıt yoktu. bardağını önüne koymuş ve ona bakarak terk-i diyar ediyordu. kendine geldiğinde derin bir yudum alıyor ve tekrar dalıyordu. 4 saatte sadece 3 kadeh rakı içmişti. sigara da içmiyordu. sadece rakı bardağına bakıyordu. sanki uyurken nefes almıyormuş da uyandığında bol bol oksijen çeker gibiydi hali. onu izlerken kasvetine kapıldım ben de ve bir Bomonti açtım. o ara son kadehi istedi ve ben de masasına oturdum. cebimden Murattı sigaramı çıkarttım Cemal abiye uzattım. varlığımı uzattığım sigarayı görünce fark etti.

''kullanmıyorum sağ ol. '' dedi buğulu gözleriyle. ufacık dudaklarından çıkar her cümle teker teker intihar etti kulaklarıma. öyle bir ses tonu vardı ki zannedersin Zeki Müren taş plak kaydından Sorma Ne Haldeyim şarkısını söylüyordu. karşısına oturunca ne soracağımı bilemedim bir an

'' adın nedir abi? '' dedim ilkokul çocuğu şeklinde.

'' Cemal '' dedi aynı ses tonuyla. tersleyecek diye düşünmüştüm ama yapmadı. ben sigaramı yakıp dumanı üflerken o da rakısından derin bir yudum alıp bedenini masada bırakarak uzaklaştı. tekrar bedenine geldiğinde ben ikinci sigaramı yakmıştım ve

'' neyin var Cemal abi? ruhun bu alemden uzaklarda? '' dedim Bomontimin boş şişesini kenara koyarken. yüzüme öyle baktı ki o buğulu gözleriyle gözbebeklerimin kırıldığını hissettim.

'' evli misin? '' dedi. 

'' değilim abi.''

acı bir gülümsemeyle '' evlenince ve çocuğun olunca beni çok iyi anlayacaksın. '' dedi ve rakısını yudumladı. devam etti

'' 25 yaşımda evlendim ben sevdiğim kadınla. her şeyim vardı. işim gücüm düğünüm ve hayatım çok güzel ve eksiksizdi. evlendikten iki sene sonra çocuk yapmak istedik. ama bir türlü nasip olmadı. devamlı denedik yine olmadı. sonra doktora gittik tabii son çare olarak. tam 10 sene boyunca bir çocuğumuz olsun diye uğraştık. çocuk bir evlilikte hediyedir,berekettir. babalık bir vazifedir görevdir. tabii annelikte öyle. bir zaman sonra inan ki bu olay seni ve eşini yoruyor. denemekten vazgeçmeyip gittikçe umut kaybetmek insanı tökezletiyor. her şey üst üste gelmeye başlayıp yıkılmaya başladığı an cennet kokulu kızım bizi tekrar toparladı. eşim kızımı doğurdu ama kızım sayesinde biz de tekrar dünyaya geldik. kızımla birlikte tekrar eskisi gibi düzeldi her şey. ama ... ''

rakısının son yudumunu alırken yanaklarından yaşların damladığını fark ettim. rakıyı masaya koydu. elinin tersiyle göz yaşlarını sildi.

'' biliyor musun hayatımda ilk defa içki içtim bugün. anlamazdım insanlar neden içer bu içkiyi sigarayı derdim. ama anladım şuan. insan acısı varsa acı bir şeyle onu geçirmeye çalışıyor. acının tedavisi acı mantığıyla. ama acılar bitmez. acı geçse de sızısı asla geçmez. bugün cennet kokulu kızımın ölümünün yedinci günü. daha beş yaşında kokusunun sebebi olan cennete gitti. benim küçük elleri olan yavrum camdan bakarken benim işten gelmemi bekleyip beni görüp kapıyı açarak boynuma sarılmak için beklerken cennet şelalesi saçlarından içeriye bir mermi girerek ölüyor. bir küçük mermi benim gamzeli çeneli yavrumu benden alıyor. neden alıyor hı? azrail görevini insanlara mı devretti yoksa mermilere mi? benim yeşil gözlü kızım bir magandanın yüzünden öldü. ne için öldü? beni camda beklerken bir zevk,hiç uğruna öldü. bana söyler misin bu acı geçer mi? bu acı geçse bile sızısı diner mi? peki ya o elma yanaklı kızımı öldüren kişi bu acıyı bilir mi? ölen bir kere ölüyor da yaşayan her gün ölüyor beyefendi. ne içki ne sigara acımın acısı kadar olamaz ve çare değil. ''

dedi ve cebinden masaya parayı bırakıp gitti. meyhaneler bunlar gibi birçok acı resimleriyle doludur. belki görmeyiz ama o resimler pahabiçilemeyecek kadar değerlidir. acılar meyhaneler için gelir kaynağı değildir. meyhaneler acıların kusulduğu bir klozettir. 

6 Kasım 2015 Cuma

HatırAcılarım


'' insanın sevilebilmesi için kendisi gibi olmaması gerekiyormuş. sevilebilmek için herkes gibi olmak gerekiyor. ben de herkes gibi olmaya karar verdim. ''
                                                                                                          '' Leyla ile Mecnun dizisi '' 

Bazı hatıralar insana acı vermekten başka bir şey yapmaz. ne yaparsanız yapın nereye giderseniz kime anlatırsanız anlatın bazı acıların panzehiri yoktur. herkesin ve her şeyin bir hatırası vardır. kimse kimsenin acısını hatırasını bilemez. ister en iyi arkadaşınız olsun ister dostunuz sevgiliniz veya eşiniz kim olursa olsun o geçmeyen acılarınızı anlamaz. anlamayı da beklemeyin zaten. çünkü bazı acılar anlatılmaz ve o acıları sadece sizden başkası anlayamaz.
'' hayat düşünceleri tutan bir hapishanedir. '' demiş Oğuz Atay Tutunamayanlar kitabında. çok güzel demiş. hayatımız hep düşünerek geçiyor. düşüncelerin hapishanesinde müebbet yemiş mahkumlarız ve zaman da acımaz gardiyan. evet düşünmeden edemeyiz bu doğru. '' insan düşünebilen bir hayvandır. '' diyen Wunt da haklıdır. düşünmek düşünmek. hayatımızı geleceğimizi geçmişimizi hatıralarımızı acılarımızı vs. her ne olursa olsun bir şekilde düşünmekten alıkoyamayız kendimizi. '' düşün düşün boktur işin '' diyen zatı muhtereme de katılmadan edilmez. fazla düşünmek iyi değil. hele ki acılarımızı yaşanmışlıkları. ne kadar geçmişine gidersen o kadar gelecek otobüsünü kaçırırsın. ve kaçırdığın her otobüs seni bekleyenlere geç ulaştırır. kanserin en büyük tetikçisi acılardır. ki onları düşünmek içilen her sigaradan daha kanserojendir. acılarınıza saplanmayın asla. bataklık gibidir. çırpındıkça batarsın derine. en derine doğru. nefes alamayacak duruma geldiğinde artık kendini ölümün kucağına bırakırsın. halbuki çevrende seni çıkarabilecek birçok sağlam dal vardır. evet bazı dallar sağlam gözükse de çat diye ansızın kırılabilir. ama bu sizi yıldırmasın. en sağlam dalı bulana kadar tutunmaktan denemekten vazgeçmeyin. sevmek sevilmek bu dünyanın en çok istenilen şeylerinden biridir. hayattan insanlardan soyutlaştıkça sevmeyi unutur sevilmeyi tanımazsınız. bırakın acılarınızın içinde çırpınıp daha daha derine batmayı. çevrenize bakın korkusuzca soğuk kanlılıkla. eliniz yetişmiyorsa ya da uzanılanacak bir dal göremiyorsanız tüm gücünüzle bağırın. sesinizi kullanın. ne var ya her insan yardıma muhtaçtır. ve bazı şeyler tek başına aşılmaz. artık hatıra acılarınızı bir kenara bırakın. acılarınız sizi yok etmeden siz onları yok edin. '' öyle kolay değil işte yok etmek sen edebildin mi? '' demeyin bana. evet kolay değil bazı şeyleri yok etmek. ama yok etmiş gibi yaptım ben acılarımı. aklıma geldikçe acılarım eğlenceli hoppidi hoppidi şarkılar açtım. ne bileyim lan fıkralar okudum komedi filmleri izledim. lakin acılarımın beni öldürmesine izin vermedim. Çanakkale gibi olun geçilmeyin. ve son olarak asla yaşamaktan denemekten vazgeçmeyin. hayat korkakları affetmez.
https://www.youtube.com/watch?v=tVzCtsuSgQg